3-9 Kasım Organ bağışı Haftası nedeniyle Vakfıkebir İlçe Müftüsü Hüseyin Köksal organ bağışının dini yönlerini irdeledi. Müftü Köksal; Kalp de dâhil olmak üzere inançların organlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Organ naklinde cinsiyet, milliyet gibi bir ayrım doğru olmadığı gibi dini tercihlerdeki farklılığın esas alınması da doğru değildir dedi.
Müftü Köksal;
İnsan saygıdeğer ve onurlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Varlık içindeki
seçkin konumu itibariyle kulluk görevini yerine getirirken en alt düzeyde,
saygınlığına yaraşır şekilde yaşamını sürdürmesi için gereken ihtiyaçlar
karşılanarak her bakımdan esenlik içinde olmalıdır. Bu bakımdan ruhen ve
bedenen afiyette bulunma hali, büyük bir lütuf ve ikram olarak değerlendirilmiştir.
Hadis kaynaklarında; insanların çoğunun kıymetini bilmekte aldanmış oldukları
iki nimetten birinin, sağlık olarak bildirilmiş olması, sahip olunan devletin
büyüklüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Osmanlı Padişahlarından
Kanuni bu gerçeği şu şekilde dile getirmektedir: "Halk nezdinde muteber
bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"
İslam,
sağlığın korunmasını, hastalandıktan sonra tedaviden daha çok önemsemektedir.
Bu bakımdan her bir ferdin, kendi beden bütünlüğünden ve organlarının
korunmasından birinci derecede sorumlu olduğu bütün İslam bilginlerince kabul
edilen bir husustur. Hayatın her türlü gereksinimi için mücadele ederken
sağlığını korumaya çalışan kimse ile olumsuz koşullardan etkilenerek dengesini
kaybeden kimsenin, sağlığına kavuşmak için vermesi gereken mücadele ibadet
cinsinden bir ödevdir.
Organların
işlevini kaybettiği ya da yeterince işlev göremediği durumlarda, organ naklinin
dini hükmüyle ilgili, Hz. Peygamber (sav) döneminden ilk müçtehit ve
fıkıhçılara kadar bir sorunun ortaya çıkmadığı söylenebilir. Tıp ilminin
gelişmesine paralel olarak insan hayatının önemine binaen, bulunduğu bedende
fonksiyon icra edemeyen bir organın yaşamına vesile olacağı başka bir bedene
nakli konusunda, ciddi soru ve sorunlar ortaya çıkmış, her kesimden insanın
düşüncesini meşgul etmiştir. İnsan hayattayken de mezardayken de saygıyı
layıktır. Bu gerçek Kur'an'da "Andolsun ki, biz Âdem oğullarını aziz,
saygıdeğer kıldık..." ifadeleriyle dile getirilmiştir. Ölü bedenden bir
organın alınması, insan vücudunun bütünlüğüne, dolayısıyla onun saygınlığına
zarar vereceği endişesi, organ nakli konusunda ortaya çıkan duyarsızlığın en
önemli sebeplerinden biri olarak gösterilebilir. Kur'an'da doğrudan bu konu ile
ilgili bir hüküm bulunmasa da Kur'an ve sünnetin delaletinden yani Kur'an'ın
insan hayatına bakışından çıkarılmış ilkesel hükümler esas alınarak bu mesele
çözüme kavuşturulmuştur.
Hayatın
normal seyri içerisinde ölü ya da diri bir bedenden alınan organ veya parçadan
faydalanma cihetine gidilmesine insanın saygınlığına aykırı bir durum zuhur
edeceği gerekçesiyle dinen cevaz verilmemiştir. Ancak yukarıda atıfta
bulunduğumuz ilkesel kurallardan biri olan zaruretler miktarlarınca haramları
mübah kılar hükmü gereğince değerlendirildiğinde zorunluluğun mahiyet ve
miktarına göre cevaz verilmiştir.
Nitekim,
murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti ve şarap gibi şeylerin yenilip içilmesi,
alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak hayatta kalma
söz konusu olunca; "Allah size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan
başkası için kesilmiş olanı yasaklamıştır. Fakat kim bunlardan yemek zorunda
kalırsa, aşırıya kaçmamak ve sınırı aşmamak şartıyla ona günah yoktur. Şüphesiz
ki Allah, çok bağışlayandır; çok merhamet edendir" ayeti delaletince
bunlardan ölmeyecek kadar yenilip içilmesi meşru kılınmıştır. Zaruretlerin
dinen yasaklanmış şeyleri bir ölçüde mubah kıldığı göz önünde
bulundurulduğunda, sadece ayette zikredilen yasakların değil, zaruret halinin
giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare bulunmayan bütün
yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin mubah olduğu anlaşılmış olur.
Açlık ve
susuzluğun insan için ortaya çıkardığı tehlikenin, hastalık için de geçerli
olması, hastalığın haram olan doku ve organ naklini mübah kılan önemli bir
zaruret sayılmış, başka türlü tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç
ve maddelerle tedavileri caiz görülmüştür. Günümüz tıp dünyasında kan, doku ve
organ nakli tedavi yolları arasına girmiş bulunduğundan hayatı kurtarmak veya
hayatî bir uzvun telefini önlemek için başka bir çare de yoksa; kan, doku ve
organ nakli yolu ile tedavinin caiz olması gerektiğine hükmedilmiştir.
Diyanet
İşleri Başkanlığı Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 1960 tarihli;
"tedavileri kan nakline bağlı olan hasta ve yaralılara başka kimselerden
kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri
mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin,
ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere
takılmalarının caiz olacağı..." kararı ile organ nakline cevaz verilmiş,
1968 tarihli kararında ise yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı
tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz
olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz
olacağına hükmedilmiştir.
Karnında
canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine,
başka kemiklerin nakline, bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta
bulunmaları sebebiyle ölülere nispetle daha çok saygıya layık olan hastaların
tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle,
ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına, fetva verilmiş, canlı bir
kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etme işlemi caiz
görülmüştür.
Müşavere ve
Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun 1952 yılında aldığı kararda ise; "kamu
menfaatine atıfta bulunularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi,
hastalığın bilinmemesinden doğacak kamu zararının önlenmesi, hastaların
tedavilerinin sağlanması gibi yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde
otopsi yapmanın caiz olacağı, bu gibi sebeplerle ölüye gösterilmesi gereken
hürmetin zevaline katlanmanın, dini hükümlerin zorunlu sonucu olduğuna..."
yer verilmiştir.
Organ
naklinde cinsiyet, milliyet gibi bir ayrım doğru olmadığı gibi dini
tercihlerdeki farklılığın esas alınması da doğru değildir. Buna göre Müslüman olmayan
birinin organlarından yararlanmakta hiçbir dini engel olmadığı gibi müslümandan
müslüman olmayana da bu tür bir işlem caizdir. Çünkü müslim ya da gayrimüslim
nitelemesi insanın bedeni veya organları ile ilgili değil, ruhu ve iradesi ile
ilgilidir. İnsanın bedeni ve organları iradesinin inancı doğrultusunda
kullandığı birer alet konumundadır. Başka bir ifadeyle inanç ve inançsızlık
insanın iradesi ile ilişkilidir. Kalp de dâhil olmak üzere inançların organlar
üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Kuranda
hastalıklı, eğri, doğru gibi vasıflarla bahsedilen kalp, doktorların uzmanlık
alanına giren ve dolaşım sistemini sağlayan kalp değil gönüldür, vicdandır.
Buna göre
organ ve doku naklinin cevazı şu şartlara bağlamıştır: Zaruret halinin
bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan
başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip
tarafından tespit edilmesi, hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin
zann-ı galibinin (% 90'ın üzerinde hakikate yakın bir kanaatin) bulunması,
organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak
kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken
aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması, alınacak
organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması, tedavisi
yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
Varlığın
özü olarak değerlendirilen insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye; onun
yaşamasına vesile olmak da bütün insanlığın yaşamasına vesile olmaya denk
tutulmuştur. İki tarafın da insan olması sebebiyle organ bağışı, bir candan
diğerine verilmiş en büyük sadaka, organ bağışı bekleyenlerin sessiz imdat
çığlıklarına cevaptır.
İslam
dininin beş temel gayesi vardır ve bunlardan en önemlisi canı korumaktır. Canın
korunması koruyucu tedbirlerle olabileceği gibi başka bir çare kalmadığında
organ nakli ile gerçekleşecektir. Dinin bu konudaki yaklaşımı insanlarınkinden
çok daha müspet ve ılımlıdır. Çaresizce ölümü bekleyen bir kimseye bağışlanan
bir organla hayat vermek bir ömür dillerde dua olarak dolaşmaya vesile olacağı
gibi ebedi yaşamın bahtiyarlığına da katkı sağlayacaktır.
Son olarak
hastane köşelerinde gözyaşı içinde bekleyen anneler, babalar, yavrular ve şifa
bekleyen hastaların yardımına koşulmalı ve onlara umut olunmalıdır. Dini, ilmi,
tıbbi, hukuki şartların yerine getirilerek organların bağışlanması, bulunması
gereken insan duyarlılığının da bir sonucudur.
Organ ve
doku bağışı haftasının, sağlığın kıymet ifade eden ilahi bir lütuf olduğu
farkındalığına ve organ bağışı konusundaki duyarlılığa vesile olması ve
dualarda buluşmak dileğiyle...
Müftü Köksal;
İnsan saygıdeğer ve onurlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Varlık içindeki
seçkin konumu itibariyle kulluk görevini yerine getirirken en alt düzeyde,
saygınlığına yaraşır şekilde yaşamını sürdürmesi için gereken ihtiyaçlar
karşılanarak her bakımdan esenlik içinde olmalıdır. Bu bakımdan ruhen ve
bedenen afiyette bulunma hali, büyük bir lütuf ve ikram olarak değerlendirilmiştir.
Hadis kaynaklarında; insanların çoğunun kıymetini bilmekte aldanmış oldukları
iki nimetten birinin, sağlık olarak bildirilmiş olması, sahip olunan devletin
büyüklüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Osmanlı Padişahlarından
Kanuni bu gerçeği şu şekilde dile getirmektedir: "Halk nezdinde muteber
bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"
İslam,
sağlığın korunmasını, hastalandıktan sonra tedaviden daha çok önemsemektedir.
Bu bakımdan her bir ferdin, kendi beden bütünlüğünden ve organlarının
korunmasından birinci derecede sorumlu olduğu bütün İslam bilginlerince kabul
edilen bir husustur. Hayatın her türlü gereksinimi için mücadele ederken
sağlığını korumaya çalışan kimse ile olumsuz koşullardan etkilenerek dengesini
kaybeden kimsenin, sağlığına kavuşmak için vermesi gereken mücadele ibadet
cinsinden bir ödevdir.
Organların
işlevini kaybettiği ya da yeterince işlev göremediği durumlarda, organ naklinin
dini hükmüyle ilgili, Hz. Peygamber (sav) döneminden ilk müçtehit ve
fıkıhçılara kadar bir sorunun ortaya çıkmadığı söylenebilir. Tıp ilminin
gelişmesine paralel olarak insan hayatının önemine binaen, bulunduğu bedende
fonksiyon icra edemeyen bir organın yaşamına vesile olacağı başka bir bedene
nakli konusunda, ciddi soru ve sorunlar ortaya çıkmış, her kesimden insanın
düşüncesini meşgul etmiştir. İnsan hayattayken de mezardayken de saygıyı
layıktır. Bu gerçek Kur'an'da "Andolsun ki, biz Âdem oğullarını aziz,
saygıdeğer kıldık..." ifadeleriyle dile getirilmiştir. Ölü bedenden bir
organın alınması, insan vücudunun bütünlüğüne, dolayısıyla onun saygınlığına
zarar vereceği endişesi, organ nakli konusunda ortaya çıkan duyarsızlığın en
önemli sebeplerinden biri olarak gösterilebilir. Kur'an'da doğrudan bu konu ile
ilgili bir hüküm bulunmasa da Kur'an ve sünnetin delaletinden yani Kur'an'ın
insan hayatına bakışından çıkarılmış ilkesel hükümler esas alınarak bu mesele
çözüme kavuşturulmuştur.
Hayatın
normal seyri içerisinde ölü ya da diri bir bedenden alınan organ veya parçadan
faydalanma cihetine gidilmesine insanın saygınlığına aykırı bir durum zuhur
edeceği gerekçesiyle dinen cevaz verilmemiştir. Ancak yukarıda atıfta
bulunduğumuz ilkesel kurallardan biri olan zaruretler miktarlarınca haramları
mübah kılar hükmü gereğince değerlendirildiğinde zorunluluğun mahiyet ve
miktarına göre cevaz verilmiştir.
Nitekim,
murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti ve şarap gibi şeylerin yenilip içilmesi,
alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak hayatta kalma
söz konusu olunca; "Allah size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan
başkası için kesilmiş olanı yasaklamıştır. Fakat kim bunlardan yemek zorunda
kalırsa, aşırıya kaçmamak ve sınırı aşmamak şartıyla ona günah yoktur. Şüphesiz
ki Allah, çok bağışlayandır; çok merhamet edendir" ayeti delaletince
bunlardan ölmeyecek kadar yenilip içilmesi meşru kılınmıştır. Zaruretlerin
dinen yasaklanmış şeyleri bir ölçüde mubah kıldığı göz önünde
bulundurulduğunda, sadece ayette zikredilen yasakların değil, zaruret halinin
giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare bulunmayan bütün
yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin mubah olduğu anlaşılmış olur.
Açlık ve
susuzluğun insan için ortaya çıkardığı tehlikenin, hastalık için de geçerli
olması, hastalığın haram olan doku ve organ naklini mübah kılan önemli bir
zaruret sayılmış, başka türlü tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç
ve maddelerle tedavileri caiz görülmüştür. Günümüz tıp dünyasında kan, doku ve
organ nakli tedavi yolları arasına girmiş bulunduğundan hayatı kurtarmak veya
hayatî bir uzvun telefini önlemek için başka bir çare de yoksa; kan, doku ve
organ nakli yolu ile tedavinin caiz olması gerektiğine hükmedilmiştir.
Diyanet
İşleri Başkanlığı Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 1960 tarihli;
"tedavileri kan nakline bağlı olan hasta ve yaralılara başka kimselerden
kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri
mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin,
ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere
takılmalarının caiz olacağı..." kararı ile organ nakline cevaz verilmiş,
1968 tarihli kararında ise yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı
tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz
olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz
olacağına hükmedilmiştir.
Karnında
canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine,
başka kemiklerin nakline, bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta
bulunmaları sebebiyle ölülere nispetle daha çok saygıya layık olan hastaların
tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle,
ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına, fetva verilmiş, canlı bir
kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etme işlemi caiz
görülmüştür.
Müşavere ve
Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun 1952 yılında aldığı kararda ise; "kamu
menfaatine atıfta bulunularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi,
hastalığın bilinmemesinden doğacak kamu zararının önlenmesi, hastaların
tedavilerinin sağlanması gibi yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde
otopsi yapmanın caiz olacağı, bu gibi sebeplerle ölüye gösterilmesi gereken
hürmetin zevaline katlanmanın, dini hükümlerin zorunlu sonucu olduğuna..."
yer verilmiştir.
Organ
naklinde cinsiyet, milliyet gibi bir ayrım doğru olmadığı gibi dini
tercihlerdeki farklılığın esas alınması da doğru değildir. Buna göre Müslüman olmayan
birinin organlarından yararlanmakta hiçbir dini engel olmadığı gibi müslümandan
müslüman olmayana da bu tür bir işlem caizdir. Çünkü müslim ya da gayrimüslim
nitelemesi insanın bedeni veya organları ile ilgili değil, ruhu ve iradesi ile
ilgilidir. İnsanın bedeni ve organları iradesinin inancı doğrultusunda
kullandığı birer alet konumundadır. Başka bir ifadeyle inanç ve inançsızlık
insanın iradesi ile ilişkilidir. Kalp de dâhil olmak üzere inançların organlar
üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Kuranda
hastalıklı, eğri, doğru gibi vasıflarla bahsedilen kalp, doktorların uzmanlık
alanına giren ve dolaşım sistemini sağlayan kalp değil gönüldür, vicdandır.
Buna göre
organ ve doku naklinin cevazı şu şartlara bağlamıştır: Zaruret halinin
bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan
başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip
tarafından tespit edilmesi, hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin
zann-ı galibinin (% 90'ın üzerinde hakikate yakın bir kanaatin) bulunması,
organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak
kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken
aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması, alınacak
organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması, tedavisi
yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
Varlığın
özü olarak değerlendirilen insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye; onun
yaşamasına vesile olmak da bütün insanlığın yaşamasına vesile olmaya denk
tutulmuştur. İki tarafın da insan olması sebebiyle organ bağışı, bir candan
diğerine verilmiş en büyük sadaka, organ bağışı bekleyenlerin sessiz imdat
çığlıklarına cevaptır.
İslam
dininin beş temel gayesi vardır ve bunlardan en önemlisi canı korumaktır. Canın
korunması koruyucu tedbirlerle olabileceği gibi başka bir çare kalmadığında
organ nakli ile gerçekleşecektir. Dinin bu konudaki yaklaşımı insanlarınkinden
çok daha müspet ve ılımlıdır. Çaresizce ölümü bekleyen bir kimseye bağışlanan
bir organla hayat vermek bir ömür dillerde dua olarak dolaşmaya vesile olacağı
gibi ebedi yaşamın bahtiyarlığına da katkı sağlayacaktır.
Son olarak
hastane köşelerinde gözyaşı içinde bekleyen anneler, babalar, yavrular ve şifa
bekleyen hastaların yardımına koşulmalı ve onlara umut olunmalıdır. Dini, ilmi,
tıbbi, hukuki şartların yerine getirilerek organların bağışlanması, bulunması
gereken insan duyarlılığının da bir sonucudur.
Organ ve
doku bağışı haftasının, sağlığın kıymet ifade eden ilahi bir lütuf olduğu
farkındalığına ve organ bağışı konusundaki duyarlılığa vesile olması ve
dualarda buluşmak dileğiyle...