Nice bayramlara...
Rabbim huzuru gönlünüzden, sağlığı bedeninizden, umudu yüreğinizden, sevdiklerinizi yanınızdan, duayı dilinizden, sevgiyi huzuru ve mutluluğu ömrünüzden eksik etmemesi dileğiyle Ramazan Bayramınız mübarek olsun.
Maneviyatımızın tavan yaptığı duaların ve hoşgörünün dilimizden eksik olmadığı manevi bir ayın sonrası bu yazıyı okuyorsanız şükürler olsun ki sizler de bizler de Ramazan Bayramı’na ulaştığımızın delilidir. Mevla’mıza Hamd olsun, verdiği nimetlere şükürler olsun.
Kuran’ın ve duanın dillerimizden eksik olmadığı bir zamandan ve içerisinde bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi”ni idrak ettiğimiz bir aydan çıktık. Gönlümüzdeki tüm güzelliklerin devam etmesini diliyorum. Nice nice Ramazan Ayarına ulaşmamızı Canab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Bu yıl Ramazan Ayı’nı ilçemden uzaklarda geçirmek nasip oldu. Yedi tepesi bulunan ve her tepesinde ayrı evliyaları bulunan metropol bir şehir olan İstanbul’dan söz ettiğimiz anlamışsınızdır. Merhum eniştem Hacı Veysel’in “oğlum bu memleketin evliyaları çok” demesi hala kulaklarımda çınlıyor. Söylemini gezip görünce daha iyi anladım. Gerçekten maneviyattan uzak olduğu kadar maneviyatının da diğer taraftan çok yüksek olduğu bir kadim şehir “Dersaadet” İstanbul.
İlk bakışta kalabalığın, trafiğin ve hızın şehri gibi görünür. Oysa biraz durup dinlersen, bu kadim metropolün gürültüsünün altında ince bir sükûnet akar. Bu sükûnet, yüzyılların biriktirdiği maneviyatın sesidir.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Süleymaniye Camii avlusuna düşen serinlik, sadece bir ibadet mekânının değil, bir ruh hâlinin kapısını aralar. Taşların arasına sinmiş dualar, kubbelerde yankılanan ezanlar, insanın iç dünyasında derin bir yolculuğa davet eder. Aynı davet, Eyüp Sultan Camii çevresinde daha da belirgindir; burada zaman biraz yavaşlar, kalp biraz daha dikkatle atar.
İstanbul’un maneviyatı sadece camilerle sınırlı değildir. Galata Mevlevihanesi gibi mekânlarda, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin izleri hâlâ hissedilir. Bir sema ayininin sessiz dönüşlerinde, insan kendi içindeki karmaşayı fark eder ve belki de ilk kez gerçekten durur.
Kalabalık caddelerde yürürken bile bu derinlik kaybolmaz. Kapalıçarşı’nın dar sokaklarında yankılanan sesler, sadece ticaretin değil, bir kültürün, bir sabrın ve bir tevekkülün yansımasıdır. Her dükkân, her yüz, hayatın telaşı içinde bile bir anlam arayışının parçası gibidir.
Boğaz kıyısına indiğinde ise şehir başka bir hâl alır. Boğaziçi’nin suları, gökyüzüyle konuşur gibi dalgalanırken insanın içini de sakinleştirir. Bu manzara karşısında insan, dünyanın geçiciliğini ve anın kıymetini daha derinden hisseder.
İstanbul, iki kıtanın birleştiği yer olduğu kadar, madde ile mananın da kesiştiği bir eştir. Burada modern hayatın koşuşturması ile kadim değerlerin dinginliği iç içe geçer. Belki de bu yüzden İstanbul, sadece yaşanan değil, hissedilen bir şehirdir.
Ve kim bilir… Belki de İstanbul’un asıl kalabalığı, sokaklarında yürüyen insanlardan değil; içinde taşıdığı dualardan, hatıralardan ve arayışlardan oluşuyordur.
Bu günü de şu sözlerle tamamlayalım: evi sokak olana, karnı aç olana, kimsesiz olana, yetim olana, işi zor olana, geçim sıkıntısı olana, huzursuz olana, sağlıksız olana, yatakta hasta olana, içi acı dolana, eli darda olana, gönlü yarda olana, yolda susuz kalana, sen yardım eyle Allah’ım.
Rabbim huzuru gönlünüzden, sağlığı bedeninizden, umudu yüreğinizden, sevdiklerinizi yanınızdan, duayı dilinizden, sevgiyi huzuru ve mutluluğu ömrünüzden eksik etmemesi dileğiyle Ramazan Bayramınız mübarek olsun.
Maneviyatımızın tavan yaptığı duaların ve hoşgörünün dilimizden eksik olmadığı manevi bir ayın sonrası bu yazıyı okuyorsanız şükürler olsun ki sizler de bizler de Ramazan Bayramı’na ulaştığımızın delilidir. Mevla’mıza Hamd olsun, verdiği nimetlere şükürler olsun.
Kuran’ın ve duanın dillerimizden eksik olmadığı bir zamandan ve içerisinde bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi”ni idrak ettiğimiz bir aydan çıktık. Gönlümüzdeki tüm güzelliklerin devam etmesini diliyorum. Nice nice Ramazan Ayarına ulaşmamızı Canab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Bu yıl Ramazan Ayı’nı ilçemden uzaklarda geçirmek nasip oldu. Yedi tepesi bulunan ve her tepesinde ayrı evliyaları bulunan metropol bir şehir olan İstanbul’dan söz ettiğimiz anlamışsınızdır. Merhum eniştem Hacı Veysel’in “oğlum bu memleketin evliyaları çok” demesi hala kulaklarımda çınlıyor. Söylemini gezip görünce daha iyi anladım. Gerçekten maneviyattan uzak olduğu kadar maneviyatının da diğer taraftan çok yüksek olduğu bir kadim şehir “Dersaadet” İstanbul.
İlk bakışta kalabalığın, trafiğin ve hızın şehri gibi görünür. Oysa biraz durup dinlersen, bu kadim metropolün gürültüsünün altında ince bir sükûnet akar. Bu sükûnet, yüzyılların biriktirdiği maneviyatın sesidir.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Süleymaniye Camii avlusuna düşen serinlik, sadece bir ibadet mekânının değil, bir ruh hâlinin kapısını aralar. Taşların arasına sinmiş dualar, kubbelerde yankılanan ezanlar, insanın iç dünyasında derin bir yolculuğa davet eder. Aynı davet, Eyüp Sultan Camii çevresinde daha da belirgindir; burada zaman biraz yavaşlar, kalp biraz daha dikkatle atar.
İstanbul’un maneviyatı sadece camilerle sınırlı değildir. Galata Mevlevihanesi gibi mekânlarda, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin izleri hâlâ hissedilir. Bir sema ayininin sessiz dönüşlerinde, insan kendi içindeki karmaşayı fark eder ve belki de ilk kez gerçekten durur.
Kalabalık caddelerde yürürken bile bu derinlik kaybolmaz. Kapalıçarşı’nın dar sokaklarında yankılanan sesler, sadece ticaretin değil, bir kültürün, bir sabrın ve bir tevekkülün yansımasıdır. Her dükkân, her yüz, hayatın telaşı içinde bile bir anlam arayışının parçası gibidir.
Boğaz kıyısına indiğinde ise şehir başka bir hâl alır. Boğaziçi’nin suları, gökyüzüyle konuşur gibi dalgalanırken insanın içini de sakinleştirir. Bu manzara karşısında insan, dünyanın geçiciliğini ve anın kıymetini daha derinden hisseder.
İstanbul, iki kıtanın birleştiği yer olduğu kadar, madde ile mananın da kesiştiği bir eştir. Burada modern hayatın koşuşturması ile kadim değerlerin dinginliği iç içe geçer. Belki de bu yüzden İstanbul, sadece yaşanan değil, hissedilen bir şehirdir.
Ve kim bilir… Belki de İstanbul’un asıl kalabalığı, sokaklarında yürüyen insanlardan değil; içinde taşıdığı dualardan, hatıralardan ve arayışlardan oluşuyordur.
Bu günü de şu sözlerle tamamlayalım: evi sokak olana, karnı aç olana, kimsesiz olana, yetim olana, işi zor olana, geçim sıkıntısı olana, huzursuz olana, sağlıksız olana, yatakta hasta olana, içi acı dolana, eli darda olana, gönlü yarda olana, yolda susuz kalana, sen yardım eyle Allah’ım.